Entel Ektüel - 1. Bölüm - Televizyon

(Yorum bölümünden düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.)

Önsöz

Entelektüel insanlar, topluma büyük katkıları olabilecek entelektüel insanlar olmasına rağmen, onların toplumdaki çaresizlik hali ve içinde yaşadıkları çaresizlik cehennemi bana göre en acı trajik durumlardan birisidir.

Hak ettiği değeri görmeyen ve topluma sağlayabileceği katkıyı bilen ama bu katkıyı sağlayabilecek bir ortamı bulamayan nice entelektüel insanlar…

Entelektüel insanlar, içinde bulundukları topluma rağmen tüm bu yozlaşmış ortamdan sıyrılıp hayalen dahi olsa, kendi dünyasında hayal ettiklerini yaşamaya çalışan insanlar olarak aramızda nefes almaya çalışıyorlar.

Yaşadıkları steril ve hijyenik kendi kendilerine kurup orada yalnız başına yaşamak zorunda oldukları dünyalarından, topluma bakarlar. Toplumun ilerlediği olumsuzlukları görerek, ellerinden hiçbir şey gelmeyerek, toplumla birlikte sürüklenen insanlardır entelektüel insanlar…

Entelektüel insanlar, kimsenin bilmediği, söylese de kimsenin anlayamayacağı nice duygusal hastalıklar belki de krizler yaşarlar. Tıpkı Ziya’nın “Balkondan televizyon atma” hastalığı gibi…

Entelektüel insanlar gerçekleştikten sonra ne yaparsak yapalım sonucu değiştirmenin mümkün olmadığı bazı gerçeklerin farkındadırlar. Bu farkındalık cehennemi olarak adlandırılabilir. Sonucu değiştirmenin imkansızlığını bilen bir entelektüel, batacağı kesin ve yardım gelmesinin imkansız olduğu bir gemiden kurtulmanın imkansızlığını da bildikleri için, bazen çabalamayı bırakırlar. Bir entelektüelin olabileceği en kötü durum, aynı zamanda onun en çok istediği şeyi ona verir. Geleceği düşünmeden, sadece kalabalıklar içerisinde yalnızlığı ile sanata odaklanabilme özgürlüğü… Tıpkı, , “Titanik batarken keman çalan sanatçılar” misali…

Bu eserde, gemiden kurtulma ümidi kalmayan bir entelektüel insanın keman çalarken, kaderin ona müdahalesi ile değişen hayatını okuyacaksınız.

İlkler değerlidir ve “Entel Ektüel” kitabı amatör olarak yazdığım nice eserlerin arasında basılan ilk eserim olması yönüyle çok heyecanlıyım. Günümüzde okunmasının en çok anlamlı olacağını düşündüğüm için bu kitabımı tercih ettim. Günümüzde gülmeye olan ihtiyacın da farkında bir yazar olarak mizah dozajına önem vererek yazdığım bu eseri beğenmenizi temenni ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Bu kitabın yazımında, editörlük aşamasında ve baskı dönemi de dahil her aşamasında desteğini esirgemeyen Metin Çetin arkadaşıma ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

1. Bölüm - Televizyon

Entelektüel yoğunluğu yüksek, yazı işleri ile geçen bu sıradan günün akşamında, otobüste boş bir koltuk bulup oturabilme ümidinin yine boşa çıkması ile yine hiçbir şeyin bir önceki günden daha iyi olmadığı kesinleşmişti. Ayakta durabileceği bir yer bulduğu için şükreden yolcular gibi, o da şükrünü etmiş şekilde otobüsün hareket etmesini bekliyordu. Sabırları zorlayan bu ayaktaki bekleyişin sonunda, nihayet kapı zorla da olsa kapanabilmiş ve otobüs duraktan ayrılıp ilerlemeye başlayabilmişti.
Henüz yola çıkmışlardı ki, bir hareketlenme dikkatini çekti. Otobüsü kıl payı kaçıran bir genç, birkaç kez etrafına bakıp daha iyi bir alternatifi olmadığını anlamış olmalı ki sahip olduğu tüm gücü ile otobüsün arkasından koşmaya başlamıştı. Gencin bir süre daha koştuktan sonra vazgeçeceğine kesin gözüyle bakıyor, vazgeçeceği anı heyecanla bekliyordu.
Hedefine ulaşmaya en yakın olduğu anda ulaşamayacağı zannına yenilen insanlığın makûs kaderini, bu gencin de yaşayacağı ana tanık olacağı için bugün otobüs yolculuğu bir miktar daha eğlenceli başlamıştı. Bu bekleyiş ile otobüste yol alırken, pes etme eşiğini çoktan aşmış olan bu gencin kararlılığına olan hayranlığı ise giderek artıyordu. Trafiğin yavaş akışı, gencin otobüse yetişebileceğine olan inancını ara ara tazelemesini sağlasa da, benzer aralıklarla hızlanarak ilerleyişi, her defasında otobüse yetişmesine engel oluyordu. Alnından damlayan terlerden ne kadar

çok yorulduğu belli olan bu kararlı genç, her şeye rağmen vazgeçmiyordu.
Gencin saygıyı hak eden bu kararlılığı ve verdiği mücadele, otobüsteki entelektüellikten uzak kalabalıktaki herkes tarafından sadece seyrediliyordu. Ziya Bey de, tıpkı otobüsteki diğer yolcular gibi, yapabileceği bir şey olup olmadığını sorgulamadan izleyen yolculardan biriydi.
Gencin otobüse yetişmesinin çok hayati bir önemi olabileceği ihtimali aklına gelene dek her şey olağan görünmüştü gözüne. Hayatı boyunca her zaman eleştirdiği bu toplumsal duyarsızlığın tıpkı ısınan sudan kaçması gerektiğini anlayamadığı için haşlanan kurbağa gibi farkına varamamıştı. Bu duyarsızlığa her koşulda ve şartta itiraz eden bir duruşu olan entelektüel bir insan olmasına rağmen, toplumun içine düştüğü o vebaya kapılıp izleyici kaldığını fark ettiği anda yaşadığı şok, onu kendine getirmişti. Genci izlemek yerine yardımcı olmayı düşünebilir hale gelerek özüne dönebilmeyi başarmıştı.
Kalabalığı yararak öne doğru birkaç adım ilerledi ve şoföre seslendi:
“Şoför Bey, Şoför Bey! Beni dinleyin lütfen! Bir genç 10 dakikadır otobüse yetişmeye çalışıyor. O kadar çok yorulmasına rağmen halen koşuyor. Durak haricinde durmanız yasak bunu biliyorum ama gerçekten duraktan beri onu izliyorum. Eğer çok önemli bir durum olmasa bu kadar koşmazdı. Bu sefere mahsus güvenli gördüğünüz bir yerde duraklayıp onu alabilirsek gence faydamız olmuş olur. Lütfen, çok rica ediyorum. Durup alalım onu ne olur.”
Yüzündeki yalvaran ifade eşliğinde tatlı ve kibar bir ses
tonuyla söylediği bu cümleleri otobüsteki herkes duymuştu. Otobüsün içinde sıkışmış yüzlerce yolcu arasında, ondan başka kimse çocuğun otobüsü kaçırmamak için verdiği mücadeleyi umursamamıştı. Şoför bir süre sessiz kalarak, ağır ağır akan trafiğin içerisinde yola devam etti. Bu kibar ve içtenlikle seslenen yolcu, bu kez şoförün yüreğine dokunabilmişti. Pırıl pırıl gözlerle, ufku açık, kibar adamın yaptığı ricaya kayıtsız kalamadı ve otobüsü ilk müsait yerde güvenli şekilde durdurup kapıyı açtı.
Bu sırada koşmaya devam eden çocuk artık tüm enerjisi tükenip durmak zorunda hissettiği bir anda otobüsün durduğunu görmüş, yüzü bir ay gibi parlamıştı. Kalan son gücünü de aradaki mesafeyi kat edip otobüse binebilmek için kullandı. Kapıdan girip kalabalığın içerisinde ilerlerken, şoförün yanından ona minnetle bakarak geçip ilerlemeye devam etti. Zorla ilerleyen bu çocuğa, âdeta uzun zamandır görmediği eski bir dostu bekleyen bir yüz ifadesi ile bakan tek kişi Ziya idi. İlk defa otobüsün arkasından koşarken gördüğü bu yabancı gencin otobüse binebilmesi ile yaşadığı mutluluk gözlerinden okunuyordu. Gencin, kendisine yardım eden kişinin Ziya Bey olduğunu anlaması zor olmamıştı. Ziya Bey’in yanından minnet dolu gözlerle geçmek dışında başka bir şey yapacak enerjisi yoktu. Bulunduğu yerdeki yolcular, o sırada çok terli olduğu için yanından geçerken gencin görmesini dahi umursamadan yüzünü buruşturuyor, imkânı olanlar da ondan uzak durmaya çalışıyorlardı. Bu sıkışık kalabalığın arasında nefes alarak ayakta durabileceği bir yer bulmak için ilerliyordu. Oradan oraya sürüklenip bir tur attıktan sonra geldiği yer
yine Ziya Bey’e yakın bir nokta olmuştu. Bu sırada otobüs hareket etmeye başladığı için, dengesi bozulup düşme tehlikesi yaşayabileceği sarsıntılar olsa da, otobüsün düşebilmeyi mümkün kılmayan kalabalığı onu korumuştu. Sonunda duracağı yere ulaşıp dengesini sağladığından emin olduktan sonra Ziya Bey’e bakarak, kısık bir sesle “Çok teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Ziya Bey de ona “Rica ederim, öyle kararlı koşuyordun ki seni burada bırakamazdım,” diye fısıldayarak yanıt verdi. Genç, sonunda otobüse bindiği için Ziya Bey rahat bir nefes almıştı.
Yolculuk devam ederken, merak içerisinde olsa da, soru sormak için gencin dinlenip kendine gelmesini bekledi. Genç, on dakika kadar sonra kendine geldiğinde soru sormak için doğru zamanın geldiğine kanaat getirdi. Ziya Bey engel olamadığı bir tebessümle gence döndü.
“Açıkçası çok merak içerisindeyim, eğer senin için özel değilse, bu kadar ısrarla otobüsün arkasından koşma nedenini paylaşabilir misin genç?”
Genç bu sorunun geleceğini zaten bekliyor gibi cevap vermeye hazırdı.
“Tabii ki efendim, paylaşabilirim. Hayalim olan üniversitede, hayalim olan bölümü okuyabilmek için ikinci öğretimi, yani gece eğitimi olan bölümü tercih ettim. Bizim derslerimiz o nedenle akşam oluyor. Gündüz ise bir işte çalışıyorum ve artık kazancım yetmediği için mesai yapmaya da başladım. Mesai yapmaya başladığımdan beri geç kalma riski yaşıyorum. İşte böyle otobüsü kaçırınca da, koşa koşa otobüse yetişmek zorunda kalıyorum.”
“��aşırdım, günümüzde okula yetişmek için böyle gayret gösterecek öğrenci kaldığını düşünmüyordum. Ülkemiz adına ümitlendim doğrusu. İyi ki seslenmişim öyleyse. Bu hassasiyetinden dolayı seni tebrik ederim genç.”
Ziya Bey, genci sevmişti. Çünkü tıpkı kendisi gibi, sahip olduğu imkânlar ile ulaşabildiği en iyi eğitimi almaya çalışan, geleceği parlak bir genç vardı karşısında. Genç, kısa bir sessizlikten sonra söze devam etti.
“Tebrik edilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum çünkü ailem her şeye rağmen benim için birçok fedakârlık yapıp beni okutmaya çalışıyor, derse geç kalmamak için koşmaktan daha normal ne olabilir ki?”
“Tebrik ederim genç! Sen de zor durumlarda tıpkı benim gibi istekle gayret gösteriyorsun. Hayat zordur, iyi bilirim. Bak, bu benim kartvizitim. Bir ihtiyacın olursa bana ulaşabilirsin.”
“Teşekkür ederim Ziya Bey.”
Ziya Bey içinden, “Geleceğin bir entelektüel aydın gencinin yolda kalmasına izin vermedim. Toplumun beni uyuttuğu tepkisizlikten sıyrıldım ve otobüsü durdurup binmesini sağladım. Aferin sana Ziya, aferin. İşte bu gün yaşanmaya değer oldu artık,” diye geçirerek keyifle yolculuğuna devam ediyordu.
Genç, tıkış tıkış ve havasız otobüs atmosferi içerisinde devam eden bu konforsuz ve ızdırap veren yolculuğa yetişmiş olduğu için kendini mutlu hissetmeye çalışıyor olsa da bu mümkün değildi. Aksine bu kadar acı verici, insanlık dışı bir yolculuk için, yapmak zorunda kaldığı koşuyu düşünüyordu. Tıpkı hayallerinin peşinden koşup geldiği bu üniversitede yaşadığı hayal kırıklıkları gibi, ardından
koştuğu otobüsün de onca mücadelesine rağmen sunduğu kabul etmesi güç şartlarına karşın kaçınılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Bu duygu ona hiç de yabancı değildi. Daha önce de çok kez farklı alanlarda benzer hayal kırıklıkları yaşamıştı. Bu düşüncelerden zihnini arındırmaya çalışırken, bir yandan da insanlığını sorgulamaya sebep olan bu ulaşım şartlarında yolculuk yapabildiği için şükretmesi gerektiği konusunda kendisini ikna etmeye çabalıyordu.
Ziya’yı insanlar yine yanıltmamıştı. Duyarsızlık, umursamazlık alışkanlığı bir veba gibi herkesi sarmıştı. Kahretsin, cehalet ne büyük körlüktü! Böyle yaşamayı, yaşamak sanan bu insanlar, acaba bazı kitapları okusaydı böyle kalabilirler miydi? O kitapları okumuş olsalardı, bugün böyle davranabilirler miydi? Yine ümit besleyen iç sesi bu cümleleri tekrarlıyordu. “Kes sesini, kes, sen bir aptalsın…” diye usulca mırıldandı. Bu sözleri, düşündüğü kadar sessiz değildi. Bu usulca mırıldanma bile, bu kadar kalabalık bir ortamda herkes tarafından duyulmuştu. Bu basit şeye bile tepki verme fırsatını kaçırmamaya alışan toplum, defalarca yüzüne tuhaf bakışlar atarak tepkilerini göstermişlerdi.
İç sesi ile konuşmasına devam etti:
“Ne yapabilirsin ki? Farkında bile değiller…”
Bir gencin okuluna yetişmesinde katkıda bulunduğu için mutluydu… Elindeki bu tek teselli ile toplumdan çok büyük bir beklentiye girmemesi gerektiğini tekrar hatırlayıp yolculuğuna odaklandı.
Otobüsün camına başını yaslamış şekilde yol alıyordu. Her tümsekte kafası bir miktar cama çarpıyordu. Bu çarpmaların canını yakması bir yana, her çarpmayı bir nevi masaj gibi hissettiği için az önce başlayan migreninin iyileşmesine katkı sağlıyordu. Ne zaman böyle kitap okumayan, kaba ve cehalet içerisindeki insanlar arasında kaldığını hissetse, o dinmek bilmeyen migreni tutuyordu. Üniversite yıllarında otobüste cama kafa yaslayıp giderken oluşan çarpmaların gerginliğe iyi geldiğini keşfetmişti. Bu keşfi sonrası otobüse her bindiğinde cam kenarına oturmak onun için artık sıradan bir alışkanlık haline gelmişti. Kafası cama her tümsekte tıklaya tıklaya giderken, camın dibinde ağzından nefes alıp vererek buğulanan cama bir şeyler yazıyordu. Zaman zaman “Delirdim mi acaba?” diye kendi kendine düşünmesine rağmen, migrenine iyi geliyor olması, eyleme devam etmesine yetiyordu.
Bu durum gayet normaldi. Çünkü yine en yorgun kişi olarak ofisten çıkmış ve evine yol alıyordu. Çalışkan olmanın cezasını, tıpkı çalışkan olduğu için okuyabilen ama ona rağmen işsiz kalan gençler gibi sonuçlarını kabullenmek zorundaydı. Gazetecilik mesleğinde bu seviyeye yükselene kadar yaşadığı zorluklar sayesinde yazım, matbaa, okuyucuya ulaşma ile ilgili tüm aşamaları iyi biliyordu. Bu bilgisi ve deneyimi nedeniyle, kıymet görmek yerine ne kadar zor iş varsa ona veriliyor, en zor olayların haberlerini düzenliyor, editörlük işlerini yönetiyordu. Haliyle sıradan bir çalışana göre kat kat daha fazla yorgundu ve bu durum artık onun için rutin bir durumdu.
Kafası cama çarpa çarpa ilerlerken, buğulanan cama da “duş,” “kitap,” “bitki çayı” gibi kelimeler yazıyordu. Bir miktar mantık yürüten bir yolcu, Ziya’nın eve gidince planının ne olduğunu anlayabilirdi ama neyse ki mantık yürütemeyecek kadar yorulmuş sıkışık halde yol alan bu kalabalık, böyle detayları yakalayacak bir bilinci kaybedeli çok olmuştu. Ziya bu çocuksu duygu ile eve gidip duş alacağını, arka planda dinlendirici bir klasik müzik açarak “Suç ve Ceza” kitabını okuyacağını buğulanan cama yazarak yanı başında onu fark etmeyen insanlara inat, tüm dünyaya ilan ediyordu.
Sonunda evine gelmişti ve huzuru biraz daha artmıştı. Merdivenleri yavaş yavaş çıktı. Evin giriş kapısını açtı. İçeriden gelen seslerden eşinin televizyon izlediğini anlamıştı. Gayet olağan bir gün olacağını düşünüyordu.
Eşinin oda kapısını açana kadar her şey yolundaydı. Ne zaman ki oda kapısını açtı, o andan itibaren kendini kaybetti. O sakin sakin işten dönen, bitkin ve tükenmiş kibar adam, gözü dönmüş şekilde televizyonu fişinden bile çıkarmadan kucakladığı gibi balkona götüren bir adama dönüşmüştü. Hiç tereddüt etmeden, balkon kapısını açtı ve son gücü ile savurarak altıncı kattan aşağı fırlattı. 108 ekran, akıllı televizyon atomlarına ayrılırcasına parçalanmıştı. Çıkan bu gürültü tüm mahalleyi ayağa kaldırmıştı.
Eşi saniyeler içerisinde olup biten bu tuhaf olay nedeniyle donup kalmıştı. Sanki halen karşısında televizyon varmış gibi gözleri sabit ve donuktu. Aslında o sırada sadece düz bir duvara bakıyordu.
Ziya televizyonun paramparça olması ile yaşadığı gevşemenin tadını çıkarıyordu. İçinde bulunduğu durumun etkisi ile keyifle aşağı dönüp bağırdı. “Televizyon benim, merak etmeyin. Faydalı kanalları çekmiyordu ama neyse
ki yer çekimi onu çekiyormuş ki böylece layık olduğu yere ulaştı. Bu arada… Merak etmeyin birazdan iner anteni düzeltip doğru kanalları çekmesini de sağlarım.”
Oturduğu katın altında üstünde, çevresinde ve karşısında ne kadar insan varsa şok olmuş bir halde, paramparça olmuş televizyona bakıyordu. Komşuların televizyona tuhaf bakışlarına, adamın delirmiş gibi delici bakan gözleri engel olmuştu. Bu yüz ifadesi, adamın kendilerine de bulaşması endişesine neden olmuştu. Bu endişe nedeniyle herkes tepki vermeden, sessizce içeri girmeyi seçmişti. İnsanlar hep böyle yapardı, kendisine zararı dokunma ihtimali olan şeyler karşısında geri çekilmek en iyi bildikleri davranıştı. Kimse ne geçmiş olsun dileklerinde bulundu ne de “Acaba yardımcı olabilecek bir şey var mı?” diye düşündü çünkü insanlık o mahalleyi terk edeli çok olmuştu… Ziya şovunu tamamladıktan sonra, balkondan içeri girdi. Eşi halen az önce olan şeylerin şokunu yaşıyordu. Olduğu yerde donup kaldığı için Ziya’nın geri geldiğini dahi görememişti. Ziya ise, sıradan bir günmüş gibi kibarca eşinin önünden geçip koltuğa oturdu.
“Nasılsın, nasıl geçti günün? Ne yemek var?” diye sordu. Eşi gözlerini duvardan kendisine doğru çevirdi. Koca televizyonu aşağı atmış olmasına rağmen karşısına geçmiş, hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ses tonu ile her gün sorduğu şeyleri sorması karşısında ne diyeceğini bilemedi. Sessiz kaldı. Ziya sorusunu tekrarladı.
“Hayatım ‘Günün nasıl geçti? Ne yemeği yaptın?’ diye sordum. Orada mısın, sesim geliyor mu?” diye neredeyse sesi zar zor duyulacak kadar kısık bir tonda sordu. Eşi
daha taksiti bitmemiş 108 ekran televizyonu altıncı kattan aşağı attıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi sohbet etmeye çalışması karşısında yeni bir şok dalgası içinde tekrar sessiz kaldı… Ziya bu kez bağırarak sordu.
“GÜNÜN NASIL GEÇTİ, NE YEMEK VAR?” diye bağırışı ile tüm mahalle sakinleri günlerinin nasıl geçtiğini anlatmak ve o gün evde ne yemek olduğunu söylemek gereği hissetmişti.
Bu sırada sokaktaki paramparça televizyon yoldan geçmeye çalışan araçlara da engel olunca sokakta korna sesleri yankılanmaya başlamıştı.
“Kiminse bu televizyon yoldan temizlesin. Bu ne böyle, geçemiyoruz! Her yer cam ve plastik olmuş,” diye homurdanmalar duyuluyordu.
Korna sesleri ile yine kendisini kaybetmişti. Az önce yarım kalan öfkesi yeniden ortaya çıktı. Yine bağırarak hızla ayağa kalktı ve mutfağa söylenerek gitti.
“BAKALIM BUGÜN NE YEMEK VARMIŞ…”
Tencereyi açtı, içerisinde imambayıldı yemeği vardı. Koca tencerede, uzun süre yetsin diye bolca yapılmış bir yemek duruyordu. Tencereyi eline alır almaz koşarak balkona çıktı. Elindeki tencereyi homurdanan araçlara doğru gösteriyordu.
“Demek geçemiyorsunuz, biz temizlik yaparken siz de buyurun imambayıldı yiyin…” diye bağırmaya başladı. Bir yandan da tenceredeki yemeği, bekleyen araçların üzerine kaşıkla mancınık yaparak fırlatıyordu. Yemek bitince de tencereyi gösterip, “Al, yer çekimi! Tencereyi de sana gönderiyorum. Bunu da çek!” diyerek televizyonun düştüğü yere attı. Araç sahipleri balkona çıkıp “Kusura bakmayın!” diyecek biri beklerken, üstlerine yağan imambayıldı sonrası sileceklerini çalıştırıp gerisin geri sokaktan çıkmaya başlamışlardı. Adam bağırıyordu: “Cacıksız gitmez bu! Bekleyin cacık ikram edeceğim…”
Sokakta ne bir araba ne bir insan, hiçbir şey kalmamıştı… Herkes o sırada olanları, sanki her gün yaşadıkları, alışkın oldukları bir olaymış gibi tepkisiz kalarak izliyordu.
Eşi ise henüz şoktan çıkmadan yeni bir şok yaşıyor, giderek nefes almakta dahi zorlanıyordu. Halen sıradan bir gün yaşanıyor gibi sorularına devam ediyordu:
“Hayatım sana bir soru sordum, günün nasıl geçti… Yemekte ne var?”
Kadın bu sefer zorladı kendini, duraksaya duraksaya tutuk şekilde, “İyi geçti, yemekte imambayıldı, cacık ve pilav var,” dedi.
Adam eşinin ses tonundan ne kadar korkmuş olduğunu fark etti. Az önceki Tarzan yerini kibar bir entelektüele bırakmıştı. Eşine tekrar sordu, “Neden korkuyorsun? Nasılsın, günün nasıl geçti? Yemekte ne var? Ayrıca televizyonumuz nerede?”
“Ziya… Şaka mı yapıyorsun?”
“Hayır hayatım, asıl sen şaka yapıyorsun herhalde. Koca televizyon nerede, söyler misin? Ayrıca bu kablolar ne arıyor burada, ucunda neden televizyon yok?”
Eşi Ziya’nın normale döndüğünü konuşma şeklinden anlamıştı. Yine karşısında o sürekli kitap öneren, bunaltıcı, bilgili, entelektüel adam vardı.
Bunca yıl kendisini hiçbir konuda kırmamış, hiçbir konuda üzmemiş, her zaman anlayışlı olmuş eşi Ziya, bugün kendinden geçerek kendisine yakışmayan hareketler yapmıştı. Korkutucu olan ise yaptıklarından habersiz televizyonu sormasıydı… Eşinin iyi olmadığından artık emindi. Şokun etkisini atmak zorundaydı. Zihnini topladı, eşinin yardıma ihtiyacı olduğunu anlamıştı.
“Ziya, haydi, hemen gidiyoruz.”
“Gidiyor muyuz, nereye? Yemek yemeyecek miyiz? Ben duş alıp kitap okuyacağım. Çok güzel planlarım varken nereye gideceğiz?
“Doktora gideceğiz Ziya, doktora…” “Ama ben iyiyim!”
“Evet evet, inelim sokağa da eserini görünce aynı şekilde düşünecek misin bakalım?”
“Eserim mi, ne eseri hayatım?”
“Ziyaaaa, lütfen sus ve yürü! Beni takip et!”

 

Yorum ekle

Loading